İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Sivil Toplum

Son güncelleme tarihi Ocak 27, 2021

Necat Yazıcı

Sivil toplum, günümüzde gerek ülkemizde ve gerekse de dünya ölçeğinde her geçen gün daha fazla gündem olan ve neliği üzerinde çokça tartışma yapılan bir olgu haline gelmiş bulunuyor. Ancak ülkemizde ele alınan her konuda olduğu gibi bu meselede de kavramsal çerçeveye ilişkin bilgi eksiklikleri ve tarih perspektifinin eksik olması nedeniyle bir oydaşma ya da sağlıklı bir mütalaa zemini oluşabilmiş değil. Bir diğer handikap da, uzun yıllar vesayet altında yaşamış olmanın neden olduğu baskılama neticesinde gündeme gelen her yeni şeyden tüm sorunları çözmesini beklemek gibi zihinsel bir atalet sahibi olmamız. Yine de her sorunumuzu çözecek olmasa bile sivillik, sivil duruş ve inisiyatif ile sahici temellere sahip bir sivil toplumun, artık küresel hale gelmiş kronik sorunların çözümünde önemli bir işlevi olacaktır.
Tartışmanın sonraki süreçlere katkı sağlaması açısından meseleyi önce tarihsel süreçte ele almakta ve sonrasında da ülkemiz özelinde neye tekabül ettiğine dair fotoğrafı çekmekte fayda görmekteyiz.

1.SİVİL TOPLUM TARTIŞMALARINDA TARİHSEL SÜREÇ:
Modern dünyada sivil topluma ilişkin tartışmalar, 17. yüzyılın sonları ile 18. yüzyılın başlarında ortaya çıkan siyasal hareketlilik ve devlete ilişkin düşünce ortamında görülmektedir. Bu dönemdeki tartışmalar devlet ve birey eksenli devam etmiş ve düşünürler bu konularda görüşler ortaya koymuşlardır.
Devleti önceleyen düşünürler arasında N. Machiavelli, J. Bodin, T. Hobbes, J.J. Rousseau ve Hegel; bireyi eksene alanlar arasında da J. Locke, Montesquieu, A. Smith, J.S. Mill, I. Berlin ve Hayek sayılabilir. Bunların yanında ekonomi ve sınıf temelli yaklaşımın taraftarları arasında ise K. Marks ve A. Gramsci karşımıza çıkmaktadır.
Bu tabloya bakıldığında sivil toplumun büyük ölçüde liberal siyasal anlayışla yani bireyi devlete önceleyen ya da bireyi devletin yanı sıra bir aktör olarak kabul eden anlayışla birlikte var olacağı görülmektedir. Bireyin özgürlüğünü ve devletin yasayla sınırlandırılmasını esas alan liberal anlayış, sivil toplumun adeta doğal yaşam alanı gibidir. Devletin yasal düzenlemeler neticesinde çekildiği alanlar, süreç içerisinde sivil toplumun var olmaya çalıştığı alanlara dönüşür gibidir.
Bu itibarla otoriter dünya görüşünün sivil toplum unsurlarını yok eden bir sonuç doğurduğu gözlenmektedir. Çünkü bu tür toplumlarda sivil topluma ihtiyaç bulunmamakta ve sivillik, toplumsal düzeni ve huzuru bozan bir unsur olarak mahkum edilmektedir.
Sivil toplum için olmazsa olmaz kimi koşullar vardır. Bunlar arasında en temel koşullardan bir tanesi hukuk devleti ise, diğeri de sınırlı devlettir. Hukuk devleti, bir örgüt olarak meşru gücü elinde bulunduran devlet ile buna maruz kalan insan ve insan toplulukları arasındaki çizginin netleşmesini ve böylece sivil bir alan oluşmasını sağlamakta; sınırlı devlet ise toplumsal yaşamda ihtiyaç duyulan kimi faaliyetlerin devlet dışı organizasyonlar yani sivil toplum eliyle yapılmasını mümkün kılmaktadır.
Bir başka açıdan değerlendirildiğinde, sivil toplum için toplumda olması gereken özellikler de şöyle sıralanabilir.
Öncelikle toplumsal farklılaşma olmalıdır. Tekdüze bir toplumsal yapıda sivil alan diye bir şeyin ortaya çıkması olası değildir. Durkheim’in öngördüğü şekliyle toplumsal farklılaşma sonucunda ortaya çıkacak karşılıklı dinamik dayanışma sivil toplumu güçlendirecektir.
Sivil toplumun bir sınırlama olmaksızın örgütlenmesini mümkün kılacak yasal düzenlemeler de ikinci bir şart olarak karşımıza çıkacaktır. Sivil toplum örgütlü olmalı ve kendisini ifade edecek araçları serbest bir şekilde kullanabilmelidir.
Üçüncü olarak örgütlülüğün gönüllü birliktelik temelinde olmasının sağlanması gerekir. Gönüllü birliktelik sivil toplumu bir görev toplumu olmaktan dolayısıyla bir devlet kurumu olmaktan da koruyacak bir özelliktir. Yine gönüllülük esası, sivil toplum işleyişinde egemenlik ilişkilerinin de sağlıklı yürümesini temin edecektir.
Son olarak, devletten bağımsız otonom bir yapı sivil toplum için elzemdir. Devlete bağlılık ya da resmi ideolojinin üretilmesi olguları, sivil toplumu ortadan kaldıracaktır.
Bu nitelikleri bir arada değerlendirmek suretiyle sivil toplumun nasıl tanımlanabileceği üzerinde de durmak gerekir.
Sivil toplum, en genel düzeyde, “devlet iktidarının baskısı ve denetimi altında olmayan gönüllü örgütlerin yer aldığı alan” olarak tanımlanabilir.
İkinci olarak, sivil toplumu, değerlere gönderimle ve kavrama belli bir ahlaki ve siyasi değer de atfederek, “bir toplumun kendisini ve eylemlerini bir bütün olarak, devlet iktidarının baskısı ve denetimi altında olmayan gönüllü örgütler yoluyla örgütlemesi” temelinde de tanımlamak mümkündür.
Bu tanımlara alternatif olarak, son yıllarda üçüncü bir sivil toplum tanımının daha yapıldığını görüyoruz. Bu da, sivil toplumun “toplumsal sorunlara etkili ve uzun-dönemli çözüm bulma sürecine aktif olarak katılan ve bu temelde de siyasi aktörleri bu çözümleri yaşama geçirecek politikalar üretmeye yönlendirmek için çalışan farklı gönüllü örgütlerin devlet denetimi dışında kurduğu ortak alan” olarak tanımlanmasıdır. (Fuat Keyman, 2004: 1-3)
Bunların dışında sivil toplum, devletle aile arasındaki kamusal alanda faaliyet gösteren, özerk, gönüllülük esasına dayanan, çoğulcu bir yapıya sahip olan ve birey-devlet müzakeresini temin eden sosyal örgütlenmelerden oluşan bir ara alan olarak tanımlanabilir (Seyfettin Aslan, 2010: 357). Yine keza, sivil toplum, bireylerin kendi arzularıyla oluşturdukları ortak yaşam alanını ifade etmektedir (Çaha, 2006).
Sivil toplum ile ilgili yaklaşımları ise üç gruba ayırmak mümkündür.
Birincisi, Larry Diamon’a ait olan ve sivil toplumu devletten ayrı olarak vatandaşın kendi özgür iradesiyle tesis edilmiş bir düzen olarak izah eden bir görüştür.
İkincisi, Ernest Gellner’in yaklaşımıdır. Bu, daha geniş bir alanı içerisinde barındıran bir anlayıştır. Bu teze göre, sivil toplum, aile ya da birey ile devlet arasında mevcut olan boşluğu dolduran bir yapı olma özelliğine sahiptir. Sivil toplum, bu görüşe göre, daha çok sendikalar, siyasal partiler, dinsel örgütlenmeler, baskı grupları ve dernekler gibi ara kurumlardan oluşan bir sistem olmaktadır.
Üçüncü örnek ise, sol liberal kesimden John Keane’nin yaklaşımıdır. Buna göre, sivil toplum, üyelerinin oluşturduğu devlet dışı faaliyetlerle, devlet kurumları üzerinde baskı ve denetim uygulayarak kendi kimliklerini koruyan ve dönüştüren örgütlenmelerdir (Akt. Çulhaoğlu 2001: 32-33).
2.TÜRKİYE ÖRNEKLİĞİNDE SİVİL TOPLUMUN OLUŞUM VE GELİŞİMİNDEKİ ENGELLER:
Türkiye’de genel anlamda mutlak egemen bir devlet algısı vardır. Türklerin Orta Asya’dan başlayan yürüyüşünün her aşamasında devlet, “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” anlayışı etrafında yüceltilmiş, devlet erkini kullanan hakanlar, sultanlar, padişahlar ve hatta devlet adamları çoğu zaman adeta tanrısal bir güçle donanmışlardır. Bunun en belirgin göstergesi, halifelerin Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olduğu (zillullahi fil arz) kabulüdür.
Doğu toplumlarında daha yoğun olarak görülen bu anlayış nedeniyle, devletin dışında herhangi bir yapılanma ortaya çıkmamış, gücü elde etmek isteyenler için tek yol, devlet erkini ele geçirmek olmuştur.
Devlet her zaman güç ve imtiyazları dağıtan, gerekirse tedip eden gerekirse merhamet gösteren bir yapı olarak kabul edilmiştir.
Osmanlı’nın son iki yüzyılı ve takip eden Cumhuriyet döneminde, devletin klasik otoritesi karşısında sivil olarak adlandırılabilecek kimi çabaların ortaya çıktığına, özellikle İkinci Meşrutiyet döneminde pek çok dernek, sendika ve siyasi parti bağlamında, işçi hakları ve kadın hareketleri örnekleminde, geleneksel olanın dışına çıkacak tarzda bir takım girişimlerin varlığına şahit olmaktayız.
Ancak sivil toplum adına olumlu görülebilecek olan bu hareketlilik Cumhuriyetin kurulması ile birlikte, kurucu ideolojinin yekpare bir ulus devlet kurma, kaynaşmış ve sınıfsız bir toplum oluşturma çabası karşısında zaman içinde bir gerileme yaşamış ve 1960’lara kadar bir suskunluk evresine girilmiştir.
1960 darbesinin ardından yapılan 1961 Anayasasının vermiş olduğu yasal imkanlar neticesinde sivil toplum çalışmaları yeniden canlanmış, siyasi krizlerin ardından ise 1980 sonrasında, dünyaya açılan, kendi kabuğundan sıyrılmış, küresel çapta inisiyatif kullanma iradesi gösteren Türkiye’de ortaya çıkan özgüvenin itkisiyle sivil toplum artık daha fazla konuşulur bir hale gelmiştir. Ancak tüm bu olumlu gelişmelere karşın Türkiye’de sivil toplumun tabela kirliliğinden ne kadar ileride bir noktaya ulaştığı hususu hala tartışmalıdır. Bu durumda neden sivillikle ilgili sağlıklı bir mesafe alamayışımızı sorgulamak zarureti ortaya çıkmaktadır.
Gelinen bu noktada Batı’dakinden farklı olarak doktrinel tarzda bir sivil toplumun ülkemizde ortaya çıkmasını engelleyen faktörler bağlamında aşağıda sıraladığım etkenlerin tartışılmasını önemli bulmaktayız:
-Müteal/aşkın devlet algısı ve anlayışı: Klasik algılarımız ve kültürel kodlarımız bize “Ya devlet başa ya kuzgun leşe” mottosunu adeta dayatmaktadır. Henüz yerleşik hayata geçememiş toplumlar açısından çok daha anlamlı olan bu anlayışın bugün modern dönemde bu derece totaliter bir tarzda yaşıyor olmasının, sivil toplumun gelişmesinin önündeki önemli engellerden birisi olduğu tartışmasızdır.
-Soyut düşünmenin gelişmemiş olması: Sivil toplum, içinde yer alan bireylerin düşünsel ufuklarının genişliği ile anlam kazanır. Düşünsel genişlik ise, özellikle belirli bir kültürel ilerlemişlikle ortaya çıkan soyut düşünme ile mümkün olacaktır. Bizde ise soyut düşünme yeteneğinin var olup olmamasından öte çoğu zaman düşünmenin bile ne kadar değer gördüğü hususu ayrıca irdelenmeyi gerektirecek bir düzeydedir. Hal böyle olunca temel hak ve özgürlükler gibi insan zihninin soyut düşünce yeteneği ile koşut gelişen olguların beslediği sivil toplumun gelişmesi güçleşmektedir.
-Örgütlü olamamak: Uzun yıllar boyunca neredeyse periyodik olarak iktidarın/siyasetin askeri darbeler gölgesinde şekillenip belirlendiği bir siyasal ortamda, örgütlülük hemen her zaman illegal bir çağrışım yapmış ve adeta sivil toplum kuruluşları devlete karşı işlenen suçların odağı olarak görülmüştür. Diğer taraftan tarihsel olarak vakıf kültürüne alışkın olan toplumumuzda derneklerin de daha ziyade insani yardım faaliyetleri ile tanımlanması, siyasal etki yapan sivil toplum çalışmalarının gelişmesine olumsuz etkide bulunmuştur. Buna bir de insanımızın kurallara riayet etmekteki isteksizliğini eklediğimizde, etkili olmak için asgari şartlardan biri olan örgütlü birlikteliğin çok da kolay sağlanamadığını rahatlıkla müşahade edebiliriz.
-Gönüllülüğün yeterli olmayışı: Sivil toplumun temel özelliklerinden olan gönüllülük, çok da başarılı olduğumuz bir alan değil gibidir. Gönüllülüğe yüklenen kırılgan anlam, sivil toplum çalışmalarını etkisiz kılacak bir niteliğe büründürmekte, en küçük düşünsel farklılıklar ayrışmaya neden olabilmekte ya da sivil toplumun varlığını sürdürmesi için elzem olan ekonomik katkı vb. durumlarda ciddi sorunlara neden olabilmektedir. Gönüllülüğün örgütlülük disiplini ile birlikte ele alınmaması, sivil toplumun sürekliliğine de olumsuz etki yapmaktadır.
-Devletin devşirme gücü: Devletin tek ve en güçlü meşru güç olarak kabul edildiği bizim gibi toplumlarda, herhangi bir siyasal, kültürel, iktisadi vb. hedefleri olanlar, kısa yoldan amaçlarına ulaşmak için devlet iktidarını bir şekilde ele geçirmeye yönelmektedir. Bu işin bir boyutu iken, bu özelliğin farkında olan devlet gücü de, bazen ihtiyaç duyduğu insan gücünü sivil toplumun içinden devşirmekte bir beis görmemektedir. Bu durumda örneklerine sıkça rastladığımız üzere, sivil toplum çalışmaları bazıları için devlet katında yükselmenin ya da referans elde etmenin bir basamağı olarak görülmektedir. Bilhassa işçi ve memur sendikalarında başkanlık yapanların, arkalarına aldıkları ciddi kalabalıkları kullanarak siyasi istikbal peşinde koştukları bilinmektedir. Tam da bu nedenle sivil toplum, ülkemizde devlet uygulamaları karşısında neredeyse etkisizleşmekte, toplumsal sorunların gündeme gelmesi noktasında adeta hiçbir işlev görememektedir.
-Yöneten ile yönetilen arasında adeta ontolojik bir fark görülmesi: Aşkın/yüce devlet anlayışı, devlet erkini kullananları toplum ve fertler karşısında orantısız bir güçle donatmaktadır. Bu algı bir yerden sonra devlet ile insanlar arasında ontolojik düzeyde bir fark olarak içselleştirilmekte, böyle olunca da devlet iradesine aykırı olarak kodlanan sivil toplum çalışmaları neredeyse Tanrı’ya başkaldırma ya da ona karşı günah işleme olarak telakki edilmektedir.
-Hakların alınıyor değil veriliyor oluşu: Sivil çalışmaların bir ayağı, temel hak ve özgürlükler için çaba göstermek ve bunların tahakkukunu sağlamaktır. Ancak kimi zaman devlet erkini kullananlar, değişen konjonktüre göre şekil almakla birlikte, bu tip hak ve özgürlüklerle ilgili yetersiz de olsa yasal düzenlemeler yapabilmekte, siyaseten yapılan bu tasarruflar da insanlar nezdinde hak ve özgürlükler için sivil mücadele yapılmasındansa devlet katından lütfedilmesini beklemeyi netice vermektedir.
SONUÇ:
Tarihsel süreçte, öncelikle devletin dışında bir sivil alanda varlık elde etme çabası olarak kendini gösteren sivil toplum olgusu, zaman içerisinde, toplumsal ve siyasal değişimlerle birlikte muhtevada bir genişleme yaşamış ve artık toplumsal ve siyasal hayatın belirlenmesinde aktif rol alan, adeta iktidarı devlet erkiyle paylaşan bir konuma yükselmiş bulunmaktadır.
Batı örnekliğinde, Batı’nın kendi öznel koşulları içerisinde, kimi zaman kırılmalar yaşanmış olsa bile doğal seyrinde ilerleyen sivil toplum olgusu, arka planında sınıfsal bir zemine sahip olması ve o toplumlarda siyasal kültürün tarih içerisinde göstermiş olduğu gelişme çerçevesinde ele alındığında bugün itibariyle sağlıklı bir zemine oturmuş gözükmektedir.
Ancak benzer bir durumun, siyasal kültür açısından farklı bir tarihsel süreç geçirmiş olan Doğu toplumlarında var olduğunu söylememiz hayli zordur.
Sivil toplumun, klasik devlet ve siyaset geleneğine rağmen elde edilen mevziler itibariyle ilerlediği ve devletin geriletilerek kendisine yol bulduğu gerçeğinden hareket ettiğimizde, devletin toplumsal ve siyasal hayatın tamamını işgal eden bir meşruluğa sahip olduğu toplumlarda, sivil toplumun gelişmesi hem mümkün olmamış ve hem de oldukça sancılı bir süreç izlemiştir.
Bu durum ülkemiz için de geçerlidir. Devletin siyasal erki tamamen elinde tutan yapısı ve bunun toplum tarafından neredeyse tamamen içselleştirilmiş olması, sivil toplumun devlete muhalif bir çaba olarak algılanmasını kolaylaştırmış durumdadır.
Haliyle iktidarın paylaşılması sorunu sadece devlet gücünü elinde tutanlar açısından değil, doğrudan toplum fertleri açısından da kabulü zor bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.
Modern dünyadaki gelişmeler, devletin yetki ve faaliyet alanının olabildiğince daraltılarak, belli bazı fonksiyonlarla sınırlandırılması ve boşluğun da sivil toplum tarafından doldurulması yönünde bir seyir izlemektedir.
Elbette bu seyir, yasal ve anayasal düzenlemeler ile mümkün kılınmakta ve bireyin devlete karşı kazanmış olduğu konum güvence altına alınmaktadır.
Ülkemizde ise yukarıda belirtilmiş kimi özgül koşullar nedeniyle devletin sınırlandırılması konusu üzerinde henüz tatmin edici düzeyde entelektüel çalışmalar dahi yapılamamakta, bireyler ve gruplar da kendilerini özgür hissedemedikleri bir ortamda ve toplumsal meşruiyetin de sınırlı olması karşısında, daha cesur adımlar atmakta zorlanmaktadırlar.
Türkiye’de bugün için sivil toplum olgusu kamuoyunda konuşulmakla birlikte, sivil toplumun doğasında yer alan muhalif duruş ve devlet erkinden bağımsız olma koşullarının gerçekleşmediğini, sivil toplumun daha ziyade siyasi partilerin meşrulaştırma aracı olarak hizmet gördüğünü izlemekteyiz.
Bu durumda, sivil toplumun olabildiğince siyasal angajmandan sıyrılmak suretiyle, artık klasik devlet anlayışı ile çözülemeyecek ve aslında klasik devlet anlayışının doğurduğu sorunların çözümünde inisiyatif alacak şekilde bir performans ortaya koyması gerekmektedir.
Elbette bu sonucun yalnızca sivil toplum örgütlenmeleri eliyle yapılması, devletin hala belirleyici tek güç olarak kabul edildiği bir toplumsal vasatta gerçekleşmesi zor gözükebilir.
Ancak gerek küresel çapta yaşanan olaylar ve herkesi ulus ayrımı yapmaksızın tehdit eden küresel ölçekteki sorunlar karşısında, sivil toplum üzerinden şekillendirilecek küresel bir farkındalığın oluşturulması için çok fazla bir zamanımızın olmadığını görmemiz ve her türlü zorluğa karşın sivil toplumun daha talepkar bir tutum sergilemesini sağlamamız elzemdir.
KAYNAKÇA

Gülnur, A. S., (2013), Sivil Toplum ve Ötesi, İstanbul: Dipnot Yayınları
Kollektif, (2008), Sivil Toplum Kavramı Tartışmaları, İstanbul: Kaknüs Yayınları
Çaha, Ö., (2016), Sivil Toplum ve Devlet, İstanbul: Orion Kitabevi
Sarıbay, A. Y., (2014), Postmodernite Sivil Toplum ve İslam, İstanbul: Sentez Yayım A.Ş.
Yayla, A., (2015), Siyaset Bilimi, Adres Yayınları
Vergin, N., (2018), Siyasetin Sosyolojisi, İstanbul: Doğan Kitap
Talas, M., (2011), Sivil Toplum Kuruluşları ve Türkiye Perspektifi, Türklük Bilimi Araştırmaları, XXIX (Bahar), 387-401
Keyman, F., (2004), Avrupa’da ve Türkiye’de Sivil Toplum,
Yıldırım, M., (2003), Sivil Toplum ve Devlet, Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C.27, No.2, 226-242
Aslan, S., (2010), Sivil Toplum ve Demokrasi, Süleyman Demirel Ü. İİBF Dergisi, C.15, S.2, 357-374

 

İlk yorum yapan siz olun

    Bir cevap yazın

    E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir